17 Şubat 2013 Pazar

sergüzeşt

yazan özne olarak ben üzerine bolca düşünürken fark ettim ki, kafamdaki ben imgesi ile gerçek hayattaki ben arasında çok ilginç bir fark var. elbette her insanın değişik ben-leri var, olağan bir durum. öyle değilse de mevcut düzendeki durum bu en azından. kendimle ilgili keşfettiğimse aslında epey maceracı ruhlu bir insan olmam.

burada sıyrılmaya çalıştığım kimliğim yüzünden sık sık maruz kaldığım sorulardan biri, yazar kimliğim dışında nasıl biri olduğum. bu sorunun cevapları çeşitli elbette, konuşmaların bağlamına göre. yalnız cevaplardan hiçbiri macera ile ilgili değil. 

arkadaşlarımın ya da tanıdıklarımın da beni böyle tanımlayacaklarını hiç sanmam doğrusu. eğlence ve macera denince akla gelen biri olmadım hiçbir zaman. ya da öyle değilmişim belki, fark ettiğim üzere. bu kadar ilginç, eğlenceli ve kimi zaman filmlerde olur böyle şeyler denli garip olaylar yaşamışım. 

dünyanın bir ucunda ya da evimin içinde, dahası kimbilir başka nerelerde sahnelenen kitaplar dolusu sayılacak macera, hikaye, insanlar. her biri belki bir gün bir kitabımda canlanmayı bekliyordur. kaynağımı kendimde aramamışım meğer bunca zaman. hep dışarıdaymış gözüm.

başka dünyalar, başka karakterler yaratırken, belki de kendimin de ilginç bir karakter olabileceği fikrini bir yerlere kapatıvermişim. halbuki şimdi durup geçmişe bakıyorum da, muhteşem maceralar görüyorum. belki de anahtar budur, geçmişe bakmak.

hiçbir zaman geçmişe takılı kalan ya da orada yaşayan, daha kötüsü nostaljisever insanlardan olmadım. geçmişle bağım çok sıkı değil, öğreneceğim dersi alır, arkamı döner ve geleceğe bakarım. belki de bu süreçte biraz geçmişe bakıp kendimi tanımaya çalışmam gerekli. 

sorsanız size yarattığım karakterlerimin çorap rengine kadar anlatabilirim. peki ya beni sorarsanız? sanırım işte o zaman uzun bir sessizlik oluşur aramızda. yoksa, elbette birilerinin daha önce pek çok kez söylediği gibi, yazmak bir kaçış mı? öyleyse neden bu kaçış? kimbilir, benlerden hiçbirnin bilmediği kesin.

15 Şubat 2013 Cuma

giriş

"ama saygıdeğer dostum, dünyayla ilgili tüm kavramlar da aynı biçimde elimden kayıp gitmekte. size bu garip, düşünsel acıları nasıl anlatabilirim ki... elimi uzattığımda meyva yüklü dalların nasıl hızla uzaklaştığını, susamış dudaklarımın önünden şırıldayan suların birden nasıl geri çekildiğini...
durumum kısaca şu: herhangi bir konu üzerine bağlantılı bir şeyler düşünme ya da söyleyebilme yetimi yitirdim. 
önceleri, yüce ya da genel bir konu üzerinde konuştuğum ve bu arada "tin", "ruh", ya da "beden" gibi sözcükleri ağzıma aldığımda, açıklayamayacağım bir huzursuzluk duymaya başladım. mecliste olup bitenlerle, sarayla ya da başka herhangi bir konuyla ilgili olsun, bir yargı ortaya koyabilmek olanaksızlaşmıştı. ama bunun nedeni, hiç de belli noktaları göz önünde tutmak zorunluluğu değildi; düşüncesizliğe varan açıksözlülüğümü bilirsiniz. hayır, neden başkaydı, herhangi bir yargıyı dile getirmek için doğal olarak başvurulan kavramlar, ağzımda çürümüş mantarlar gibi eriyip gidiyordu.
          .....
pas nasıl çevresini kemirirse, bu huzursuzluk da giderek çepeçevre kuşatmaya başladı beni. aile içinde yapılan, o yalın konuşmalar sonunda kolayca ve bir uyurgezer güvenliliği içinde varılan yargılara o denli kuşkuyla bakıyordum ki, bu tür konuşmalara katılmam olanaksızlaşmıştı. zorla gizlemeye çalıştığım, açıklaması güç bir öfke benliğimi kaplamaktaydı şöyle konuşmalara tanık olduğumda: bu iş, şu ya da bu kişi için iyi ya da kötü sonuçlandı; şerif n. kötü biri, dinsel öğütler veren t. iyi bir insan; kiracı m. acınacak biri, çünkü oğulları her şeyi satıp savıyor; kızları tutumlu olan bir başkası ise gıpta edilmeye değer; bir aile yükselmekte, ötekisi ise çökmenin yolunu tutmuş. bütün bunlar, bana o denli kanıtlanamaz, öylesine yalan ve boş sözler olarak gelmekteydi ki. düşüncem, beni bu tür konuşmalarda adı geçen tüm nesneleri tüyler ürpertici denebilecek kadar yakın incelemeye zorluyordu. tıpkı bir kez büyüteçle baktığım ve yeni sürülmüş tarlalardaki çukurlara ve sabah izlerine benzerliğini saptadığım küçük parmağımın bir parça derisine baktığım gibi yaklaşmaktaydım tüm insanlara ve davranışlarına.
alışkanlığın her şeyi yalınlaştıran bakışıyla onları kavramam olanaksızdı artık. her şey parçalara bölünüyor, parçalar yeniden başka parçalara ayrılıyordu ve hiçbir şey, tek bir kavramla dile getirilemiyordu. tek tek sözcükler, çevremde yüzüp durmaktaydı; beni dikiz eden, benim de kendilerini dikiz ettiğim birer göz'e dönüşmüşlerdi. sürekli dönen, içine bakıldığında baş döndüren ve boşluğa uzanan birer girdaptı bunlar."

lord chandos'un mektubu, hugo von hofmannstahl


tamı tamına lord chandos'la aynı hissiyatı paylaştığım bu dönemde, yazmak ve beraberindeki düşünmek eylemi girdabında boğulmak üzereydim. bir adım, geçmişim, kimliğim ve göz önünde bulundurmam gereken daha pek çok şey vardı. tüm bunlar önüme ket, etrafıma duvar oluyordu; ben de hepsinden arınmayı ve kimliksiz bir yazar ben'le devam etmeyi seçtim. tüm bu engelleri aşmanın yolu olarak bunu buldum. 

geçmişsiz, kimliksiz, kitapsız, engelsiz; yalnızca yazan özne, yazar ben ve sözcükler. dilerim ki bir de okuyucu. namı müstear ben.